kıyı yazıları 1

2008-04-29 13:46:00

SULU MİZAH, KURU MİZAH (*)

 

Kürşat Coşgun

 

80’li yılların başında, amatör bir çizer tarafından gönderilen bir karikatürün eleştirisinden yola çıkarak[1], belki de Türk karikatür tarihinin en gerçekçi ve kapsamlı değerlendirmelerinden birini yapan Oğuz Aral, bu yazısıyla yalnızca genç çizerlere öğütler vermiyor, aynı zamanda kendisini ve Gırgır’ı karikatürü sulandırmakla suçlayan kesimlere de (her nedense gözden kaçmış, ama bence Gırgır’ın manifestosu sayılabilecek) tarihsel yanıtlar veriyordu.

 

Aral yazısında özetle, Türk çizerlerin, kendilerinin ve içinde yaşadıkları toplumun birebir yansımaları olarak kabul edilebilecek olay ve olgulara uzak dururken, müthiş bir yabancılaşma duygusuyla, karikatüre (ve genelde mizaha) batılı gibi bakmasını, kendi geleneksel mizah anlayışını hor görmesini, hatta yok saymasını eleştiriyor. Batılı çizerlerin makinalaşma olgusunun sonucu, içe kapanık ve mekanik bir yaşamın uzantısı olan soyut konulara yönelmelerini, onların sosyokültürel gelişim süreci içinde doğal karşılarken, kültürünün büyük bir bölümü ’sözel’ anlatıma dayanan Türk çizerlerin onlara öykünmesinin yersizliğinden dem vuruyordu.

 

Gerçekten de, temelleri aydınlanma devrimi ile atılan, sanayi devrimini, sömürgeciliği iliklerine kadar yaşayan, yirminci yüzyılda ise kapitalizmin ürünü tüketim toplumu olgusunu tüm benliğiyle yaşayan Fransız aydınının (ve dahi karikatürcüsünün) tüm bu evreleri yaşadıktan sonra ‘humour noir’ (kara mizah) anlayışına gelmesi olağan sayılabilir.

 

Belçikalı karikatürcü Jean-Michel Folon'un bir çalışması.

 

Sosyal, siyasal, kültürel boyutlarıyla hiçbir benzerlik taşımadığımız bu dünyanın çizerleri, gelişmiş anamalcılık batağına bir tepki olarak içe dönme, kendine kapanma gibi tepkisel reflekslerle kara mizah olgusuna yakın durabilir ve bu da onlar açısından anlaşılabilir bir durumdur.

 

Çünkü kurum ve kurallarıyla yerleşmiş bir sermaye düzeni batılı aydına tüm çıkış yollarını kapatmıştır. Yaşamında belirleyici olan güç kendisinin dışında ve asla değiştirilemez (!), önlenemez (!) bir büyük aygıttır. Bu aygıt onu tüm benliğiyle teslim almış, yalnızca bugününü değil, geleceğine ilişkin umutlarını da gasp etmiştir. Tüm iyimserliğini, umutlarını ve gelecek beklentisini yitirmiş bu insanların, çizgilerinde kesmesi olanaksız makas, hiçbir yere ulaşmayan merdiven, taşlaşmış doğa, girift yollar, vb. esprilerle yaşamı soyutlaması doğal karşılanabilir.

 

İşte, ikinci dünya savaşının hemen sonrasındaki bu gelişmelerle birlikte, karikatür sanatı ile kitlelere ulaşmayı hedefleyen batılı çizerler, grafik/estetik yanı öne çıkan, ancak kitleleri heyecanlandırmayan, onları mizahın yıkıcılığından yoksun bırakan, içe dönük bir mizah anlayışı ile kendini ifade etmeye başlamıştır. Topor, Folon, Cardon, Tim, Barbe gibi öne çıkan karikatürcüler bu akımında öncüleri olmuştur.

 

Bize gelirsek… İkinci dünya savaşının en ateşli günlerinde bir yandan Hitler/Mussolini faşizmine vuran, bir yandan da genç cumhuriyetle ortaya çıkan yeni değerleri savunan karikatürleriyle kitlesel anlamda en çok yer edinen Ramiz ve Cemal Nadir genç yaşta ölümleriyle yirminci yüzyılın ortalarında karikatür dünyasından ayrılmışlar, yerlerini bugün 50 kuşağı diye adlandırdığımız yeni bir çizer çevresi almıştı. Bu çizerler henüz yirmili yaşlardaydılar; hepsi de iyi eğitim almış ve batı dünyasını izleyen gençlerdi. O yıllarda ‘All in Line’ adlı albümüyle Amerika’yı (ve doğallıkla Avrupa’yı) kasıp kavuran, soyut mizah anlayışı ve oldukça yalın çizgileri ile çağdaş karikatürün babası sayılan Saul Steinberg revaçtaydı.

 

Bizim genç çizerlerimiz Steinberg’in çizgisiyle, az önce sözünü ettiğimiz batı karikatürünün temalarını çizmeye başlarken, bir önceki kuşakla bağlarını da önemli ölçüde koparmıştı. Bu anlayış bir-iki çizer dışında ‘doğulu/İslam/Türk’ geleneksel kalıplarını yadsıyan, Cem’den başlayarak, Sedat Simavi, Kozmo Togo, Sedat Nuri, Cemal Nadir, Ramiz Gökçe ile devam eden ve standart bir okuyucu kitlesi oluşturan Türk karikatürü için de yepyeni bir sayfaydı. Bu sayfa, uzunca bir dönem Turhan Selçuk, Semih Balcıoğlu, Nehar Tüblek, Ferruh Doğan, Ali Ulvi, Eflatun Nuri gibi genç ve yetenekli bir çizer kadrosuyla devam edecekti.

 

60’lı yılların sonlarına kadar Akbaba, Tef, Dolmuş, Taş, Pardon gibi mizah yayınlarıyla geniş kitlelere seslenen bu çizerler, artık olgunlaştıkları 70’li yılların başlarından itibaren mizah dergilerinden bir bir kopup, günlük gazetelerde editoryal çizerliğe yönelince, mizah ortamı biraz da dönemin ruhuna uygun olarak hızla ‘gülme’den uzaklaştı. Özellikle Karikatürcüler Derneği çevresinde öbeklenen yeni çizerler, tamamen simgelere dayalı yeni (!) bir anlatım biçemi ile karikatür çiziyor, mizahta aslolanın gülme değil,  düşünme olduğunu vurguluyordu. Barış, özgürlük, adalet gibi kavramsal konuların simgeci anlatımını yeğleyen, ülkenin yaşadığı somut olaylara (terör, enflasyon, işsizlik, vb.) ise pek değinmeyen ‘kuru’ karikatürcüler (ki karşıtları ‘sulu’ karikatürcülerdi), karikatür sanatını gülmenin değil, düşünmenin aracı olarak değerlendirip, mizahı salt kara mizaha indirgemişti. Üstelik bunu, batının iki yüz yıldır sindire sindire yaşadığı süreçlerin hiçbirini yaşamadan, salt şablona dayalı bir anlayışla yapıyorlardı. Bu kesim bir yandan da, 70’lerin hemen başlarında Oğuz Aral tarafından kurulan Gırgır dergisini, o yıllarda ortaya koyduğu mizah anlayışı nedeniyle sert biçimde eleştiriyordu.

 

 

70'li yıllarda bir Gırgır kapağı.

 

Bugün geriye dönüp bakıldığında, her iki karikatür anlayışının Türk karikatürü adına bir kazanç ve birikim olduğunu görmek olasıdır. Bir dönem ne kadar yadsınsa da, Gırgır ve benzerlerinin mizah ve karikatür dünyamıza büyük bir zenginlik kattığı bir gerçektir. Üstelik Oğuz Aral’ın da sözünü ettiği, “felsefe yapalım derken, Cemal Nadir’lerin mirası okurlardan oluyorduk” kaygısının bertaraf edilmesinde, Gırgır ve türevlerinin katkısını da görmemenin olanağı yoktur.

 

Yazının başında sözünü ettiğim yazı, salt bu nedenle bile olsa, bugün Türk çizerleri için ‘en gerçek yolgösterici’dir.



[i] Gırgır, 20 Şubat 1983, sayı 546.

 

 

 

 

KARİKATÜRLEŞEN KARİKATÜRCÜLER 

 

Ülkenin durumu malum, neresinden tutsanız orası dökülüyor. Eğitim, sağlık, güvenlik, işsizlik, yolsuzluk, özelleştirme peşkeşleri, faiz vurgunculuğu, yalaka medya, türban, aşındırılan laiklik, kadrolaşma… yani, say sayabildiğin kadar. Bir karikatürcü için gerekli bütün malzeme var. Ama gel gör ki, karikatürcülerin bu aralar başka işleri var. Kimi bir mizah sanatçısı için düşünmesi bile olanaksız olan akçeli ilişkiler uğruna iktidarı arkasına almış, muhalefete vuruyor; kimi sanatçı (!) sevgilileriyle magazin basınının malzemesi olmuş, kimi de onca sorunu bırakmış, bütün sanatını (!) ve enerjisini başka bir karikatürcüye hakaret, küfürle harcıyor.

Bu sanatın öncülerinden Sedat Simavi, 1916 yılında çıkardığı Hande adlı mizah gazetesinin başlığının altında şu lejandı kullanmıştı: “Sakın gülünç olma, güldürücü ol!”

Üstadın bu öğüdü gittikçe karikatürleşen bu karikatürcülerin kulağına küpe olur mu acep?

 

 

(*) Kıyı Dergisi'nin Mart-Nisan 2008 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

732
0
0
Yorum Yaz